“Çimlere basmak yasaktır”dan yeni anayasaya…

Bireyler şok sosyal değişimleri net olarak algılarlar. Ancak bireyin içinde yaşadığı zemin ve zamanda ağır ağır gerçekleşen değişimleri/devrimleri idrak etmesi düşük ihtimaldir. Örneğin insan büyür ya da yaşlanır. Ama bunun idrakinde değildir. Çünkü süreç ağır ağır, alıştıra alışa ve sindirilerek gelişir.

Toplumun en temel özelliklerinden biridir alışmak. Kötüye bağışıklık gösterdiği gibi iyiye de kolaylıkla intibak eder. Her ne kadar bazı ayrık otları çıksa da genellikle birey de araziye uyum sağlar.

Bundan on yıl önce parklardaki çitlerle, korumaya alınmış çimli yeşil alanların üzerinde “bürokratik koruma içgüdüsü” ile yazılmış “çimlere basmak yasaktır” tabelalarıyla karşılaşırdık. Hatta bu emri uygulamak için bekçilerin istihdam edildiği günleri bile yaşadık (şimdi ne kadar saçma geliyor değil mi?).

Türkiye bütün yerleşim yerlerinde önce o tabelalardan kurtuldu. Bazı illerimizde çayırın üzerine basmak teşvik bile edildi. Bu uygulamanın toplumsal sonucu ne oldu? İnsanlar “başkasının” olarak gördükleri o alanın kendilerine ait olduğunu idrak ettiler. Ve sahip oldukları o alanı kendileri korumaya, zarar vereni uyarmaya başladılar. Üstelik zihinlerde oluşan “yasak” imgesi erozyona uğrayıp yıkıldı.

Zaten halkın korumadığını ve korumak istemediğini devlet eliyle ne kadar koruyabilirsiniz ki!

Şimdilerde çimlerin etrafındaki çitler de belediyeler tarafından tek tek sökülüyor. Halkla “kamusal koruma alanları” arasındaki zihinsel çitler, yasaklar ve yasakla donanmış bürokratik zihniyet de kademe kademe “daraltılmış kamusal alan” algısıyla birlikte yıkılıyor.

Zihinlerde kamu malı = devlet malı anlayışı yerini “milletin malı/faydası”na dönüşüyor. Her şeyden önce millet, kamu malı olmaktan çıkıyor. Artık, devletin tapusu milletin namına tescil edilecek. Bunu devletin en tepe makamındaki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün “Anayasanın taşıyacağı tek mühür milletin mührüdür” sözü teyit ediyor.

Ezbere biliriz TBMM Genel Kurul Salonu’nda yazılı “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” önermesini. Ama özlü söz hep “önermede” kalmış bir türlü hayatın içine sirayet ettiril(e)memiştir. 88 yıldır egemenlik, ne kayıtla ne de şartla milletin olmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca, eskilerin eskimeyen tabiriyle “Hakimiyet-i Milliye” tam olarak iktidar olamamıştır. Sakattır, topaldır ve eksiktir. Şahitlerini uzakta aramaya gerek yok; babanıza, annenize, hayattaysa dedenize veya ninenize sorun beni doğrulayacaklardır.

Şu anda dahi sakattır, topaldır ve eksiktir. Bağımsız bir adaydan daha çok oy almalarına rağmen Rahmetli Necmettin Erbakan’ın kurduğu ve liderliğini Mustafa Kamalak’ın yaptığı Saadet Partisi’nden, Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kurduğu Başkanlığını Mustafa Destici’nin yürüttüğü Büyük Birlik Partisi’nden, Sayın Numan Kurtulmuş’un önderliğini yaptığı Has Parti’den ve diğer dokuz siyasi partiden bir tane bile milletvekili yoktur Meclis’te.

Bağımsızlar 2.826,031 oyla 36 vekil çıkarabiliyorlar ama diğer partiler 1.957,451 rey almalarına rağmen tek kişiyle bile TBMM’de temsil edilemiyorlar.

Peki niye?

Milletimizin 1.957,451 mensubunun iradesini niye yok sayıyoruz?

Egemenlik kayıt ve şartla ve eksik olarak millete, mevcut anayasa ile verildiği için.

Yukarıdaki çelişkiden tutun, teröre ve spordaki şikeye kadar temel bütün problemlerin altında “Egemenliğin kayıtsız şartsız millette olmaması” yatmaktadır.

Kat edilen mesafe küçümsenemeyecek kadar büyüktür. Ancak, yeni Anayasa’nın hakkıyla yapılarak, egemenliği kayıtsız şartsız milletin aldığı Türkiye’nin gidebileceği muazzam yola bakıldığında ise o kadar küçük duruyor ki.

 

KISA MESAJ HATTI:

Anayasanın taşıyacağı tek mühür milletin mührüdür.

Abdullah Gül / Cumhurbaşkanı

İlk yayın tarihi; 6 Ekim 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Alev Alatlı’ya itirazım ve yeni anayasa

Önce Fadime Özkan’ın Star Gazetesi’nde Alev Alatlı ile yaptığı güzel ve akıcı röportajı okuyun lütfen. Sonra gelin izah edeyim itirazımı.

Zamanım yok, şöyle geçiyorken bi uğradıydım” diyorsanız, eyvallah yolcu edeyim sizi. Ama sonra yine beklerim. “Fast Food” tarzı bekleyenleri de şimdiden uyarayım; yazı biraz uzun.

Çağdaş ve yerli filozof olarak görürüm Alev Alatlı’yı.

Siyasal iktisat bilgisi onu iki kanatlı yapıyor. Üstelik iktisatçı kökleri, çıkarımlarını daha ayağı yere basar, tutarlı ve derin kılıyor. İktisat bilmeyen siyasal bilimcinin çıkarımları kadar, siyaset veya felsefe bilmeyen ekonomistin sözleri de sağlam zemin problemi taşır. Bilirsiniz kanadı kırık kuş yalpalar, tek kanatlı olanı ise uçamaz.

Eğitim hayatının çoğunu yurt dışında geçirmiş olmasına rağmen “evin içinden konuşan” ve çalışmalarında pergelinin merkezini bu toprakların insanının değerlerine sabitlemiş bir aydındır kendisi.

Türkiye’de dilini ve zihnini kiralamamış münevverlerin onurlu, ahlâklı, namuslu ve yerlilerindendir. Alatlı benim gözümde makro ve mikro iktisadın bilgisine hakim bilginden çok, onların ötesine nüfuz edebilmiş bir bilgedir. “Ekonomistin iktisada attığı kazık” diyerek anlatmaya çalıştığım iktisatçılardandır.

Sağduyusundan beslenen tespitleri ve çıkarımları o kadar yerindedir ki tatlı su aydınlarının ve entelektüelimsilerin kafalarına çivi gibi çakılır. (umarım bu metafor yanlış anlaşılmaz).

Az önce okuduğunuz röportajda (okumadıysanız film koptu) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın BM konuşmasını değerlendirdiği ve Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “stratejik derinlik” muhtevalı “sıfır sorun”una bakışını ifade ettiği cümleleri de bu nevidendir.

Söyledikleri, “komşularla sıfır sorun” ilkesinin içinde taşıdığı mânayı “tecahül-i arif” sanatından yoksun değerlendirerek, özünde barındırdığı “reel politik”i tersinden okuyup “hayal politik” zannedenlere de esaslı bir göndermedir.

Realistler derler ki “Çıkarların olduğu dünyada tek gerçek savaştır, barış ise hayâlden ibarettir”. El Hak her kelimesi doğrudur. Ancak barış (ya da sıfır sorun) peşinden koşmaya değecek kadar kutsal ve onurlu bir ufuktur. Sıfır sorunun (barışın) peşinde koşarak da stratejik derinlik taşıyan uygulamalarınızla çıkarlarınızı sağlarsınız. Hatta sıcak savaşla elde edeceğinizden daha fazlasına, bu strateji ile ve savaşmaksızın ulaşabilirsiniz. Üstelik politikanız kamu diplomasisi faaliyeti kadar halkların diline yakın durduğu için onların gönlünü de kazanırsınız.

Siyaset bilimi okumuş koca koca akademisyenler ve pratiğini yapmış bazı hariciyeciler defalarca “sıfır sorun imkânsızdır” dediler. Bunu dağdaki çobana sorsan bilir de Siyaset Bilimci Davutoğlu’nun bilerek söylediğini bilmezler, ya da bilmezden gelirler.

Alev Alatlı’ya itirazım röportajda geçen şu cümlelere ve arkasındaki mevcut bilinçaltına;

““Devlet” (…) Deyiş yerindeyse, sizin benim akrabalarımızdan oluşan, 657 sayılı yasaya tabi bir memurlar kitlesidir…

Devlette hepimizin bir tanıdığı, dayısı, amcası var, burada uzun boylu bir değişiklik yok gördüğüm kadarıyla ama iktidar elbette ki bu memurîn kitlesini, silahlı ve silahsız bürokratları yönlendiriyor…”.

Hemen diyeyim; Deyiş yerinde değil!

Devlet olarak memurîni görmek bizi, işimizi görmek için “tanıdığa, dayıya ve amcaya” vardırır ki bu durum doğal olarak torpile, oradan da asabiye-i din ile asabiye-i soy dayanışmasına götürür.

Geçmişte memurîn devletti ama günümüzde olamayacak.

Üstelik paçozlaşmanın dışında değildir devletteki “tanıdığı, dayıyı ve amcayı” iş yaptırmak ve devleti kendine yakın kılmak için kullanmak.

Devletle millet arasındaki bağa bu açıdan bakıp bireyle “akrabalıktesis etmeyi zihinsel dil sürçmesi olarak görürüm. Bu elma ile armudu aynı bilimsel sepete koyup değerlendirmek olur.

Devlet bizim akrabamız olmadığı gibi “bir tanıdığımız, dayımız ya da amcamız” değildir. Böyle görerek devlette çalışan dayıya, amcaya veya baba’ya “devlet benim!deme hakkını vermiş oluruz.

Geçmişte üniformalı ya da üniformasız kimilerinin bu hakkı kendisinde görüp de vatandaşın karşısına çıkıp bu sözü kendisine kalkan yaparak “söke söke” çıkar sağladıklarına çok şahit olduk.

Devletin ve “devlet benim!” diyenin “milletin efendisi” olduğu anlayışı eski artık. Her ne kadar yazılısı mevcut yasaların satır aralarında duruyorsa da zihinlerden çoktan göçtü gitti. Göreceksiniz yeni anayasada tek efendi bu kez sözde değil özde de ruhta da millet olacaktır.

Bir gün bir Cumhurbaşkanı çıkıp dese ki “Ben devletim!”

İnsanlar onun karşısına dikilip hep bir ağızdan cevap vermeli; “Hayır sen devlet değilsin! Sadece benim adıma ve benim seçtiğim en üst temsilcisin!”.

Devlet insan olamaz. Çünkü insan ölümlüdür. Devlet ise insana has ölümle mukayyet değildir.

Bir şeyin ne olduğunu bilmek için önce onun ne olmadığını tespit etmek gerekir. “Devlet nedir?” sorusunun sağlıklı cevabı önce “Devlet ne değildir?” sualinin yanıtını aramaktan geçer.

Devlet denilen mekanizma kişilerden ve kurumlardan ibaret değildir. Örneğin vali, kaymakam, polis, asker ve bilumum memurîn devlet değildir. O; YSK, MGK, TDK, İBB, TSK, MİT, EGM, KGM, SGK v.b. gibi bilumum kısaltmaların temsil ettiği kurumlar da değildir. Hele vakıf, dernek ve şirket / ticarethane hiç değildir. Yani devlet kişi (ölümlü) ve kurum değildir.

Hayır devlet soyut da değildir. Elle tutulur gözle de görülür.

Hiç bir şey ait olduğuna hükmedemez. Millet devlete aitse halk devlete hükmedemez. Yok devlet halka aitse devlet milleti koyun gibi güdemez.

Üniformayı sırtına geçirip silahı beline takarak bekçisinden en tepedekine kadar üniformalı ya da sivil “Devlet benim, ben devletim!” cakası satma dönemleri geçti. Geçmiş olsun.

Öyleyse devlet nedir?

Bireyle diğer bütün fertler (toplum) arasında aktedilmiş sözleşmeler bütünüdür ve Devlet; ancak bu sözleşmenin uygulamaları ile kendine vücut bulup görünür olur. Devlet İnsan odaklı (yeni) anayasanın merkeze alınıp yasaların çevrede ikame ve tasnif edildiği bir evraklar manzumesidir. Deyiş yerinde ise yönlendirme tabelalarından ibarettir.

Sorunun cevabının bütün vatandaşlarca benzer şekilde ve bu kadar basit verilmesi, bürokratik kadrolara, kurumlara, guruplara ve seçkinlere değil, ayrım yapılmaksızın insana hizmet kutsallığının yüceltilmesine kapı açar.

Yeni anayasa konusunda ontolojik korkular bireyin olduğu kadar devletin siyasi tarafının de elini kolunu bağlar. Bu korku kangrenleşmiş meselelerin önünde fizyolojik barikatlar oluşturarak, konjonktürel bahanelerle çözümü (yeni anayasayı) hep başka bahara erteleyebilir.

En tepede “toplum sözleşmesi” dediğimiz “anayasa / yasaların anası” olacaksa o, dupduru, tercümana ve aracıya gerek duyulmayacak kadar net, anlaşılır  ve basit dille yazılmalıdır. Çünkü diğer bütün kurallar ona tabiidir ve hiç bir yasa, yasa hükmünde kararname, yönetmelik, tüzük v.b. onu aşamaz, ihlal edemez, çiğneyemez ve onunla çelişemez. Yoruma açık madde bırakırsanız, orada oluşan boşluğu hemen birilerinin kendi görüş, kimlik ve çıkarları doğrultusunda doldurduğuna şahit olursunuz.

Devlet kutsal da değildir. Ama eşref-i mahlûkat olan insan kutsanmayı hak eder. İsteyen esfele safilîn deyip bardağın boş tarafına da bakabilir. Kurumsal yapıyı merkeze alıp onu yüceltmek ve insanı yapının nesnesi haline getirmek hatadır. İnsanı özne yaparak merkeze alıp diğer her şeyi çevreye ikâme etmeniz gerekir.

Boşuna zorlamayın, devlet de dahil kurumsal hiç bir yapının ruhu yoktur. Ruhu olan tek varlık insandır. Kapitalist zekânın icadı şirket ya da kurum ruhundan bahsedenler olsa olsa bilmeden yapının misyon ve vizyonundan bahsediyorlardır.

Bir de şu meşhur “devletin milletle bütünleşmesi” mevzusu var ya; buna da itiraz ederim. Devletle millet birleşemez. İkisi ayrı şeylerdir. Millet millettir devlet de devlet. Nasıl elma ile armudu mündemiç edemiyorsanız ikisini birleştiremezsiniz. Ancak püre yaparsanız ikisini birbirine katabilirsiniz. O zaman da ortaya elma ve armuttan başka bir şey çıkar. Kastedilen en fazla devlet mekanizmasının milletin talepleri doğrultusunda uyumlu çalışması olabilir.

Farkındayım uzattım.

Görünen o ki yeni anayasa konusunu daha çok yazacağız.

Bağlıyorum konuyu;

İktisatçı Jean-Baptiste Say demiş ya “her arz kendi talebini yaratır”. Hayır almayalım şu eski ve eskimiş tarzı. Birilerinin birilerinden sipariş ederek önümüze koyacakları anayasa arzını reddedelim. Bu kez Keynes’in yolundan gidelim ve milletin talepleri kendi arzını oluştursun.

88 yıllık Cumhuriyet tarihimizde ilk kez milletin talepleri “gerçekten” anayasaya yansısın. Yöntem mi? Yöntemden çok ne var. Yeter ki topyekün bir irade ortaya konulsun.

Not: Aman ha yanlış anlaşılmayayım. Karşılıklı bir tartışma başlatmak değil niyetim. Alev Alatlı Hanım bana haddimi bildirmeden de haddimi bilirim.

KISA MESAJ HATTI

Günümüzde “Devlet benim!” diyene verilecek en güzel cevap: “Hadi ordan!”.

İlk yayın tarihi; 29 Eylül 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Sıra Mody’s ve Fitch’te…

Öncelikle şunu belirtip vurgu yapmak için altını kalınca çizmek lâzım; Ekonomi hayâller değil gerçekler üzerinden yol alır.

8 Ağustos 2011 günü “Kapitalizmin Sistemik Krizi” başlıklı yazımın sonunda iddialı bir söz etmiş “…Türkiye yüksek derecede belirsizliğin hüküm süreceği önümüzdeki süreçte yatırımcılar için güvenli liman olarak görülecektir. Bir-iki ay içerisinde de Türkiye’nin uzun vadeli kredi notunun “spekülatif ve yatırım yapılamaz”dan “yatırım yapılır” düzeyine yükseltilmesi sürpriz olmayacaktır” demiştim.

Haklarını teslim etmek gerek; Habertürk’ten Yiğit Bulut 9 Eylül’de ve Haber7’den Hakan Göksel 13 Ağustos‘ta benzer öngörülerini yazmışlardı.

20 Eylül 2011 tarihinde, sözümün üzerinden iki ay geçmeden uluslararası kredi derecelendirme kuruluşu Standard and Poor’s (S&P), Türkiye’nin BB olan yerel para cinsinden kredi notunu BBB-‘ye yükseltti, kredi not görünümünü ise “pozitif” olarak belirledi.

Tam da burada şu tespiti ekleyelim; Düşüş kar topu gibi hızlı yükseliş ise yavaş olur. Diğer bir deyişle ekonomide yıkım hızlı, inşa/restorasyon ise tabiatı gereği ağır yol alır. Hızlı yükselişler mutlaka sakat bir yön ve ileride yükselişi inkıtaya uğratacak problemleri terkisinde taşırlar. Bu sosyolojik olduğu kadar fizik kuralıdır da.

Biraz daha geçmişe götüreceğim sizi.

İki ay kadar geriye.

Yani Temmuz 2011’e.

Hani şu, Dünyanın ABD’nin borç limiti ile yatıp kalktığı günlere. Gazetelerde “Kriz kapıda”, “Borçlanma limiti limitsiz kâbus yaşatıyor”, “ABD krizden çıkamıyor”, “ABD’nin derin krizi”, “Obama’dan kriz uyarısı”, “Barack Obama halktan yardım istedi”, “ABD’nin başı dertte”… panikatak manşetlerinden geçilmiyordu.

28 Temmuz’da yine bu köşede “Kimin eli kimin cebinde?” başlığı altında “ABD’nin iktisadi krizi sadece borçlanma limitinin Temsilciler Meclisi’nde sağlanacak bir uzlaşma ile yükseltilmesine indirgeniyor. Borçlanma limitinin yükseltilmesi ABD’nin borcunu ortadan kaldırır mı? Göreceksiniz bir kaç güne kadar borçlanma limiti yükseltilecektir.” demiştim.

Nitekim 3 Ağustos günü tüm dünyada gazeteler “ABD ekonomisi ipten döndü”, “ABD ekonomisinin borçlanma limiti sorunu çözüldü”, “ABD’yi batmaktan kurtardılar”, “Amerika krizin eşiğinden döndü”, “Amerika’dan rahatlatan adım”,  “Temerrüt krizi aşıldı”, “Nihayet anlaşma sağlandı” “Dünya rahat bir nefes aldı” gibi rahatlama manşetleri ile doluydu.

Bu manşetleri atmakta bütün gazeteler sonuna kadar haklıydı. Zira sermaye hastalık derecesinde ve kendi gölgesinden korkacak kadar ürkektir.

Gelin benimle.

Birlikte biraz daha geriye gidelim.

Bir buçuk yıl öncesine.

05 Mart 2010 tarihine.

Gözler Avrupa’da, krizin ekseni kayıyor mu?” başlıklı makalemde, daha haber7’de yazmıyorken;

“… YUNANİSTAN’I KURTARMAK KOLAY AMA YA DİĞERLERİ?

Aslına bakılırsa ülke borçlarının ağırlığının AB ülkelerine olduğu Yunanistan’ı kurtarmak –ahlakî değerler bir yana bırakılırsa- Avrupa Birliği için hiç de zor değil. Üstelik neredeyse ciddi hiç bir sorun yaşamadan 16 ülkenin parasını birleştirebilen AB’ne, Euronun rezerv para olarak sağlamlığının denenmesi bakımından Yunanistan krizi bulunmaz bir fırsat bile sunabilirdi. Ne var ki benzer makroekonomik göstergeleri taşıyan EUROSİTEM’e dahil bazı AB üyesi ülkeler var. Bu ülkelerin oluşturduğu grup, ülke isimlerinin baş harfleri yanyana getirilerek artık Avrupa’da PIGS (domuzlar) olarak anılmaya başlandı. Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan (Greece) ve İspanya (Spain)’dan oluşan bu ülkelerin mali durumları da pek iç açıcı değil. Üstelik bazıları “batmasına izin verilemeyecek  kadar büyük”. Bunun anlamı; eğer batmaları diğer AB ülkelerince kenardan seyredilirse, seyircilerini de kendisiyle birlikte batırır. Etik kaygılar ve AB değerleri öne sürülerek bazı gazetelerde yer bulan, Yunanistan’ı Euro bölgesinden çıkarmak gibi bir seçeneği ise benzer şartları taşıyan diğer ülkelerin varlığı imkansız kılıyor.

Eğer Euro bölgesi 16 ülke (16 maliye bakanı, 16 merkez bankası, 16 Ulusal İstatistik Kurumu v.s.) değil de tek ülke olmuş olsa idi, adları artık finans kesimlerinde PIGS olarak anılan Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan ve İspanya’nın açıkları kolaylıkla absorbe edilebilirdi.

AB’nin onayladığı ve Yunanistan Başbakanı Papandreu’nun açıkladığı Ekonomi ve İstikrar Programı’nda, bütçe açığının GSYH’ya oranının 2010 yılında yüzde 4’e düşürülmesi çok iyimser bir yaklaşım olarak önümüzde duruyor. Ancak sonuç olarak bu bir “hedef”. Görünen o ki Yunanistan AB ülkelerinin  -örtülü ya da açık- finansal kredi desteği ile çok çetin bir 5 yıl geçirerek Maastricht Kriterleri’ni tekrar ama bu kez “dürüstçe” yakalamaya çalışacak.

Ekim 2008’de başlayan küresel mali kriz ile batık bankaların “batmayacak ya da batırılmayacak kadar büyük” olanlarını kurtarmak için trilyonlarca dolarlık yardım paketleri açıklayıp uygulayan devletler özel sektörün risklerini kendi üzerlerine almışlardı. Şimdi bu fatura önlerinde.

Asıl küresel korku ise; bir şirket (banka) olan Lehman Brothers’ın Eylül 2008’de batmasıyla işaret fişeği atılan küresel mali krizin bu kez Yunanistan’ın işaret fişeği ile devletler bazında yeni bir aşamaya geçme ihtimali. Bu kez iki fark var; biri krizin ekseninin Avrupa’ya kayacağı, ikincisi şirketler değil devletler bazında yaşanacağıdemiştim.

Gelinen durum ortada, Yunanistan’ın iktisadi fişi çekilmek üzere, İtalya da yavaş yavaş potaya giriyor. Diğerlerinin durumu ise birbirlerini takip eden katarı andırıyor.

Şimdi de diyorum ki;

Not artırımında sıra diğer iki büyük derecelendirme kuruluşu Mody’s ve Fitch’te. İkisinden biri (veya ikisi birden) Standard and Poor’s’un bir adım önüne geçerek Türkiye’nin notunu döviz bazında da yatırım yapılabilir seviyeye çekecek. 2012’nin ilk çeyreği bitmeden göreceğiz bunu.

Hayır, yaptığım birileri gibi kâhinlik yapmak değil. En başta da dediğim gibi; Ekonomi hayâller değil gerçekler üzerinden yol alır. Bunu söylerken daha önceki öngörülerimde olduğu gibi somut ekonomi-politik verilerden yola çıkıyorum.

Siyahın daha da kararması beyazda bir değişiklik olmasa bile onun daha ak görünmesini sağlar. Herkes aşağı doğru kayıyorsa yerinde kalanın yükseldiğini söylemek mümkün olur. Kaldı ki Türkiye dinamizmiyle yerinde sayacak gibi de görünmüyor.

Yatırım fonlarının gözleri kapalı değil. Onlar da dünyayı takip ediyorlar. Kredi derecelendirme kuruluşları istemeseler de not artıracaklar.

Çünkü kapitalist akıl pragmatiktir. Din-iman, dost-düşman, Yahudi ya da İsrail tanımaz. Güvenli liman neredeyse gidip orada yerini tutar.

 

KISA MESAJ HATTI:

Sermaye kendi gölgesinden korkacak kadar ürkek, gerçeklerden uzaklaşmayacak kadar pragmatiktir.

İlk yayın tarihi; 22 Eylül 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Edi ile Büdü Libya’daydı…

Sarkozy ile Cameron Bingazi’de Susam Sokağı karakterleri Edi ile Büdü (Bert and Ernie) gibiydiler. Batının “şark kurnazı Sarkozy” bu aşağılanmaya Merkel’i ikna edememiş olacak ki yanına İngiliz Başbakanı Cameron’u alıp geldi Libya’ya.

 

Karar alıcı pozisyonundaki Türk devlet adamları ve siyasetçileri uluslararası arenada hem konuşurlarken ve hem de davranışları ile her iletişimin “meşruiyet” dayanağı; ilkelerden (hukuk) ve tutarlılıktan (mantık) taviz vermemeye dikkat ediyorlar.

19-20 Kasım 2010 tarihlerinde Portekiz’in başkenti Lizbon’da gerçekleştirilen NATO Zirvesi’nde Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün, kurulması planlanan Füze Savunma Sistemi’nde İran ve Ortadoğu adının, kabul edilecek belgede zımnen de olsa “düşman” nitelemesiyle geçmesini isteyen  Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy için sarf ettiği “Bunu aklınızdan çıkarın. Savunma sistemi, balistik kapasiteye karşı kuruluyor. Bir ülkeye karşı değil. Bu kapasite hangi ülkede varsa veya nerede varsa ona karşı. Bugün bir ülkede olabilir yarın başka bir ülkede çıkabilir. Doğru olan herhangi bir ülkeyi hedef almadan bu kapasiteye karşı savunma sistemi oluşturulmasıdır” sözleri bir ilke ve tutarlılıktan beslendiği için Fransa dışındaki, NATO üyesi ülkelerin neredeyse tamamında kabul görüyordu.

Aynı toplantı sırasında “Kusura bakmayın ama Kıbrıs (Rum kesimi) AB’ye tam üye. Biz 27 kişilik bir aileyiz. Değerlerimiz var. Ona göre hareket etmek durumundayız ve bunlar da hayatın gerçeği” diyen Sarkozy’ye Abdullah Gül “hayatın diğer gerçekleri”nden bahsederek bilgece ve derinlikli bir cevap vermişti:

Doğrudur, Rumlar AB üyesi ve bu da hayatın gerçeği ama hayatın öbür gerçekleri de var. Meselâ Rumlar Ada’nın tamamını temsil etmiyor. Orada çözülmemiş bir sorun var. Tutulmayan sözler var. Bunlar da hayatın gerçeği. Çok doğru söylüyorsunuz, bu prensiplerinize saygı duyuyorum. Peki 2002’de Rumlar üye değilken, ‘Sorunlarını çözmeden tam üye olunmaz’ kuralını çiğneyerek 2004’te Rumları niye tam üye yaptınız? Bu prensiplerinizi o zaman hatırlamadınız mı?

Bir örnek de Lübnan’da yaşanmıştı. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin İran’ı kastederek NATO toplantısı sırasında söylediği “Biz kediye kedi deriz” sözü, futbol jargonu ile konuşacak olursak, Başbakan Tayyip Erdoğan için kolayca gole çevrilecek bir orta oldu. Erdoğan Lübnan ziyareti sırasında yaptığı konuşmasında İsrail’i kastederek “Biz katile katil deriz” diyerek Fransa’ya ve İsrail’e golünü atmıştı.

Hatırlayalım; ABD’nin Irak’a saldırısı sırasında, Türkiye,  Irak kaynaklı muhtemel füze fırlatılmasına karşı NATO’dan, savunma amaçlı Patriot füze sistemlerinin ülkemizde konuşlandırılmasını istemiş, ancak Fransa’nın itirazı nedeniyle bu gerçekleşmemişti.

Fransa – İran Soğuk Savaşı

Fransa İran’ın uluslararası toplum ve özellikle NATO tarafından “düşman” olarak görülmesi için çok atak davranıyor. İster istemez insanın aklına şu soru geliyor; Nükleer ligde yer alan ve ülkedeki elektrik ihtiyacının % 70’ini nükleer enerjiden sağlayan Fransa, İran’ın nükleer çabalarına niçin karşı çıkıyor;

İran’ın nükleer silaha sahip olacağı endişesinden mi?

Veya İsrail’i çok sevdiğinden mi? (Tam da burada açıklayıcı bir bilgi ve tespit olarak Sarkozy’nin Yahudi kökenli olduğunu ve seçim kampanyası esnasında Fransa’daki Yahudi lobisince desteklendiğini söylemek gerek.)

Ya da İran konusunda Amerika’nın çok fazla etkisinde kalmasından mı?

Yoksa dünyanın güvenliğini çok düşündüğünden mi?

Soruları artıralım;

Sarkozy’nin Libya ziyareti Libyalılara duyduğu derin sevgiden mi kaynaklanıyor?

Ya da Kaddafi’ye beslediği nefretten mi?

Sahne önündeki sebepler böyle gösteriliyor olabilir. Ama cevap bunların hiç birisi değil.

Öncelikle şu tespiti yapıp altını kalınca çizmekte fayda var; Uluslararası düzeyde kurulan her siyasi ilişkide, yönün belirlenmesinin arkasında mutlaka iktisadi bir faktör vardır. Hiç bir uluslararası ilişki yoktur ki ekonomik çıkarlar onu etkilemesin veya yönlendirmesin. Ortadoğu’da son 150 yılın projeksiyonuna tüm alanlarda ve disiplinlerde bu açıdan bakmak gerekir.

Ahmedinejat 1960 model Peuget otomobilini niye sattı?

Fransa İran’ın şu anki rejimine karşıdır. Yukarıdaki tespit ışığında düşmanlığın asıl nedeninin, Fransa’nın geçmişe duyduğu özlemden kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliriz. 1960’lı ve 70’li yıllarda Ortadoğu pazarında endüstriyel bakımdan yoğunlukla iş yapabilen dört unsur vardı; Amerikalılar, İngilizler, Fransızlar ve Almanlar. O yıllarda İran pazarının endüstriyel bağlamdaki tartışmasız en büyük lideri Fransa’dır.

Ortadoğu’da büyük oyuncular petrole odaklanırken Fransa petrolün yanında özellikle de İran pazarına ihracata ve ulusal markalarının ülkede kök salmasına odaklanmıştır.

Tarihî bir takım olaylardan dolayı İranlılar İngilizlerden nefret ederler. Bu nedenle İngiliz endüstri ürünleri İran pazarında kendine yer bulamamıştır. Süreçte Amerika İran devrimi ile devre dışına çıkarılmış, Almanların ise İran pazarındaki etkisi Fransızlara göre zayıf kalmıştır.

İran devrimini gerçekleştiren dini lider Ayetullah Humeyni’nin devrimin şekillendiği süreçte Fransa’da yaşadığını ve devrimle birlikte İran’a bir Air France uçağı ile geldiğini ek bilgi olarak belirtmekte fayda var. Devrim sonrasında İran ve Fransa arasındaki yakınlaşma, Fransızların İran’daki ihraç ürün gamının daha da genişlemesine ve derinleşmesine yol açmıştır.

İran yıllarca ambargo altında yaşamanın bir sonucu olarak otomobil dahil olmak üzere bir çok endüstriyel mamülü ülkesinde üretmek zorunda kaldı. Ambargonun İran’a, halkını rejimin etrafında kenetlenmesini sağlamanın yanında ikinci faydası da bu oldu. Eski SSCB ürünleri gibi estetikten uzak, takır-tukur ürünler olabilirler belki, ancak neticede İran kendi teknolojisi ile üretebildi bunları.

2010 yılında 1977 model Peuget marka otomobilini açık artırmaya çıkaran İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejat aslında bu hareketiyle Fransa’nın yürüttüğü İran düşmanlığına karşı Fransızlara örtülü, ince ve anlamlı bir iktisadi mesaj yolluyordu.

Şundan çok eminim; İran’da eğer bu rejim olmasaydı da Şah dönemindeki gibi bir yönetim olsaydı, nükleer sınıfta yer alan Fransa, İran’ın nükleer santrallerini kurmaya talip olurdu. Fransa’nın şu anki hâliyle bile, yakın geçmişte İran’la nükleer santral yapımı konusunda ciddi görüşmeler yaptığı düşünülecek olursa bu çıkarımın doğru olduğu anlaşılacaktır. Sonuçta bu da iktisadi faaliyet ve Fransızlar nükleer santral yapımından para kazanacaklardı.

Fransa Türkiye’nin ayak izlerini takip ediyor.

Bingazi’deki Sarkozy ve Cameron’un konuşma yapacağı meydanda yeterli kalabalık oluşmayınca anonsla, halktan tanıdıklarına ve yakınlarına telefon ederek meydana çağırmaları istendi.

Erdoğan’ın ziyaretinde ise Libya Ulusal Geçiş Konseyi (UGK) Başkanı Mustafa Abdulcelil sağına Erdoğan’ı, soluna Davutoğlu’nu alarak Şehitler meydanında Libyalılarla birlikte Cuma namazını kılıyor ve Şehitler için hep birlikte Fatiha okuyorlardı.

Erdoğan yaptığı konuşmayı “Bir olun, beraber olun. Aranıza nifak sokmak isteyen güçlere asla uymayın. Libya’nın yeraltı zenginlikleri üzerinde hesap yapanlara asla prim vermeyin. Libya, Libyalılarındır” diyerek bitiriyordu.

Ziyaretlerin ilki, kâr peşindeki iki emperyalist tüccarın yapmacık, diğeri ise bayrağı bile aynı olan kardeşin samimi ziyaretiydi.

Türkiye’den rol çalmak için acele ile stratejiden yoksun şekilde Libya’ya gelen Sarkozy ve Cameron komik duruma düştü. Davranışları, bırakın devletlerin yürüttüğü profesyonel Kamu Diplomasi stratejisini, şirketlerin yürüttüğü Halkla İlişkiler faaliyeti olarak bile bir adım ötesini görmekten yoksun ve acemiceydi. Her iki lider farkında olmadan Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Libya ziyaretine verilen değerin artmasını ve iki ziyaret arasındaki farkın bariz bir şekilde ortaya çıkmasını sağladılar.

Türkiye Sarkozy ve Cameron’a Libya ziyaretlerinden dolayı teşekkür borçludur. İzin verirseniz ben buradan ödeyeceğim;

Thank you Mister Cameron, Merci Monsieur Sarkozy. Thank you Mister Bert and Merci Monsieur Ernie

 

KISA MESAJ HATTI:

Biz kurnaza Tilki deriz.

İlk yayın tarihi; 17 Eylül 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Çankaya yeter bize / Kâbe Arab’ın olsun…

İyi ki sokakta teşekkül eden bir “sokak vicdanı” var.

 

Her türlü devrimin olduğu kadar sosyal ve bürokratik değişimin de yön bakımından iki yol haritası vardır. Biri tabandan tavana, yani aşağıdan yukarıya diğeri ise tavandan tabana yani yukarıdan aşağıya doğru yaşanır.

Günümüzde değişimin yol haritasını sokak belirliyor. Onun sevmediği, benimsemediği ve yol vermediği liderlerin ayakta kalma, uygulamaların ise hayata geçme şansı kalmıyor.

Sokak deyip de küçümseyenlerden olmayın sakın. Hani televizyonlarda yayınlanan sokak röportajlarında, dünyanın en basit sorularına en saçma cevapların verildiği sokak var ya, işte tam da o kastettiğim. Günümüzün sokağı eski “sokak”tan çok farklı. Sosyolojisi cehaletten, fakirlikten, dedikodudan ve zaruretten değil tam tersine ortak bilinçten besleniyor artık.

Orada sorulara absürt cevaplar veren, bazen tek düzgün cümle bile kuramayan her bireyin, karar vermeden önce konuştuğu, danıştığı akil insanlar var yakın çevrelerinde ve paralel evren internette. Orada ortak menfaatler “ortak bilinci” yoğuruyor. Efkâr-ı umumiye de (kamuoyu) bu tür istişarelerden sadır oluyor.

Güç elitlerin avuçlarından kayıp sokağın “ortak aklının” eline geçiyor. Çünkü bu yüzyılın sokağı çıkmazların duvarlarını yıkıp, ara yolları ana arter, karanlık ve izbe yolları ise aydınlık hâle getirmenin iradesine, ötesinde imkânına sahip. Ve sokak iradesini artık paylaşmayacak gibi görünüyor.

Çünkü sokağın verdiği kararlar, elitlerin alıp da uyguladığı kararlardan daha masum ve daha adildir. Elitlerin uygulamaları ise hem sokağı, hem ülkelerini ve hem de dünyayı hep çıkmazlara sokmuştur.

İletişim imkânları geliştikçe sokağın güdülenip güdülmesi zorlaşıyor. Yaygın iletişim, sokağa empoze edilen kara propagandaların yüzündeki kara maskeyi çok kısa sürede düşürüp arkasındaki siyah yüzün açığa çıkmasına yol açıyor.

Ülkelerin ve toplamda dünyanın geleceğini, sokağın dezenformasyondan arınmış “ortak akıl” ile verdiği kararlar belirleyecek. Batıda da Doğuda da yeni norm artık bu. Göreceksiniz, Avrupa sokakları bir iki yıl içinde seçimlerle liderlerini, sonbahar yaprakları gibi tek tek dökecekler.

Bu kadar soyut yeter, sözü somuta getirelim;

Arap sokağında neredeyse yüz yıldır at izi iti izine karıştırıldı. Türkler sömürgeci ve dinsiz olarak lanse edildi. Kuzey Afrika’da köleliği başlatanların Osmanlılar olduğu yayıldı. İsrail sayesinde sokağın –istemese de- diktatörler etrafında kenetlenmesi sağlandı…

Türkiye sokağında ise Cumhuriyet şairi Kemalettin Kamu eliyle;

“Ne mucize ne efsun

Ne örümcek ne yosun

Çankaya yeter bize

Kâbe Arap’ın olsun…”

şiirleri eşliğinde,

“ülkemizin dört bir yanı düşmanla çevrilidir”, “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”

anlayışı okutuldu (buradaki argo anlamıyla okutmak).

Birileri bir asırdır Türkiye sokağına gelip

Araplar senin için şöyle böyle diyor haberin olsun…” dedikten sonra gidip,

“bir dost” diye imzaladıkları

Türkler senin için ne Şam’ın şekeri ne Arap’ın yüzü demekte…

notlarını Arap sokağındaki kapı önlerine çaktırmadan bırakıyorlardı.

Arap sokağı kadar Türkiye sokağı da bir zamanlar elitin ayağının basamayacağı kadar çamurlu(!) idi.

Doğulu genleri ile Batıya kodlanmış aidiyetin sözcüsü olan seçkin; ayaklarının basamadığı yerin empatisini yapamaz.

Batıya kiraladığı Doğulu dudakları ile Doğunun sokağının hayrına tek cümle kuramaz.

Cilalı ruganlarıyla çamurun ortasında dikilip çevresine ve dünyaya oradan, sokağın gözüyle bakamaz.

Sokağın kültürüne yabancıdır o. Üstelik şehrin villalarının/lojmanlarının bulunduğu yer kadar, hatta Batının metropollerinde sahip olduğu sırça köşkler kadar da uzaktır sokaktan.

Sokağın kanını emen diktatörlere artık Arap mahkemeleri sokak adına hesap soruyor.

Sahi Türk mahkemelerinde de şu sıralar sistemin rutininden kaynaklanmayan fazla mesai yapılıyordu değil mi?

Arap sokakları kendisi için “bahar”a talip olurken süregelen düzenin köşelerinde istihkâm kurmuş bürokratik seçkinler, onun önüne set çekmeye çalışacaktır. Çünkü sokağın, seçerek kendi adına hareket yetkisi ile donattığı seçilmişle getireceği bahar, bürokrasinin oligarkları ve piyasanın elitlerine kışı yaşatacaktır. Tıpkı Türkiye sokağında olduğu gibi.

Ellerindeki imkânlar gasp edilip çaresiz bırakılan “sokak çocukları”, ipin ucunu yakaladı ve Arap sokağının çocukları olmanın gereğini yerine getiriyorlar.

Yazıyı bitirdiniz mi?

Şimdi başa dönün ve nerde “sokak” geçiyorsa yerine “halk”ı ikame edin ve bir de o gözle okuyun.

 

KISA MESAJ HATTI

Adaletin hâkimlik yaptığı ülkede silah eşkıyalık edemez.

İlk yayın tarihi; 15 Eylül 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Türkün ve Kürdün sofrası…

PAYLAŞMIŞTI Kİ:

 “Burada halk aşırı şımartılmış. İnsanların işini halletmeyince ya kaymakama gidiyor, ya da “Ben PKK’lıyım, seni vururum” diye tehdit ediliyoruz. Can ve mal güvenliğimiz sıfır. Kimse vergi vermiyor, elektrik-su vb. faturalar ödenmiyor.

Herkese ayda 150 TL çocuk parası (ki çocuk başına), çocuk ultrasonda görüldüğü andan itibaren de mama ve bez parası ödeniyor. Okula giden her çocuğa devlet harçlık veriyor, harçlık gecikince anneler okulu basıp çocukları okuldan almakla tehdit ediyor. O çocuklar ne yapıyor peki? Üzerlerinde üniformaları, ellerinde PKK bayrakları ile BDP mitingine gidiyor. Herkese, eksin ya da ekmesin, toprak yardımı yapılıyor (ki zaten kimse ekmiyor ya). Bu yardımda sadece beyana bakıyorlar. Adam 5′i 50 yazdırabiliyor. Van’da dağıtılan paraya bakınca, göl bile tarım arazisine sayılsa az gelir. Her cuma kaymakamlık elden nakdi para dağıtıyor.

Buralarda tek vergi verenler devlet memurları…

İnsan içinden ve de dışından lanetler okuyor.”

DEDİM Kİ:

Ş. Bey, dün bu yazıyı bir arkadaşım da paylaşmıştı sosyal medyada. Uyarım üzerine de sayfasından kaldırdı. Ona şunları yazmıştım;

DOĞUDA GÖREV YAPAN BİR DOKTORUN MEKTUBU başlığı altında yukarıda yazılanların tümü yalandır. BÖYLE BİR DOKTOR DA ZATEN YOKTUR. Bu paylaşım tamamen bir kara propaganda ürünüdür. Türk ve Kürt arasındaki fay hattını daha da derinleştirmeye hizmet etmektedir. Duygusal zekâmıza ve hislerimize hitaben yazılmış bu kara propaganda metni üzerinde birazcık düşünmenizi rica ediyorum.”

Birileri yangına körükle giderken aklıselim sahiplerine düşen, onu söndürecek su aramaktır.

Türkün ve Kürdün tükürüğü ile Bölücü Terör Örgütü (BTÖ)’nün boğulacağı günler yaklaşıyor. Hatırlayın, gecenin en karanlık demi aydınlığa en yakın olunan andır.

Basiretli olmak zaten yeterince zordur. Hele zor zamanlarda sağduyulu durmak daha da müşkül bir hâl alır. Basiretli kişinin, yukarıda söylenen şeylerin gerçek olsa bile, zikredilmesinin toplum menfaatine bir yarar katmayacağını bilmesi gerekir.

Bu hususta insanların uyması gereken üç kural vardır: 1. Aktardığınız şey doğru mu? 2. Size ya da bana bir faydası var mı? 3. Topluma bir fayda sağlıyor mu? (Aristo’nun dedikodu konusundaki evrenselleşmiş kriterleridir bunlar.)

Bölücü Terör Örgütü (BTÖ) ve Kürt ayrımına lütfen dikkat edelim! Yukarıdaki yazı bütün Kürtleri aynı sepete (BTÖ sepetine) koymakta; Her BTÖ üyesi Kürt olmadığı gibi her Kürt de BTÖ üyesi değildir.

VE SORDUM:

Somali’ye Türk yardım etti de Kürt etmedi mi?

Oradaki BM kampında su gibi Kur’an-ı Kerim okuyan çocukları televizyondan seyreden Maho emminin gözleri yaşarırken Mehmet amcanın yüreği burkulup göz pınarları nemlenmedi mi?

Televizyonlardaki “vardı-yoktu, azdı-çoktu” tartışmalarını seyrettikten sonra teravihe gitmek için Kürt Maho emmi ağır davranıyor da Türk Mehmet amca seri mi hareket ediyor artık?

Şehit haberlerine Mehmet amca ağlarken Maho emmi “oh olsun” mu diyor?

Maho emminin torunu Reşo bayram yapacak da, Mehmet amcanın torunu Reşat, Ramazan’a ağıt mı yakacak?

Türk, Ramazan Bayramı’na “Şeker Bayramı” diyene gıcık oluyor da Kürt olmuyor mu?

Çatı yıkılırsa altında kalacak olan kim(ler)in çocuklarının geleceğidir?

Kürt Said-i Nursi’nin yüz yıl önce yaktığı ışık dedem Arapkirli Kürt Hasan Ağa’ya aydınlık verdi de diğer dedem Pekmezci Halil’e karanlık mı saçtı?

İki dedemin tam ortasında ben varım. Ayrılıkçılar beni mi bölecek?

Yukarıdaki Türk ve Kürt arasındaki fay hattını derinleştirmeye hizmet eden beyin kirletici paylaşımın tersine Mevlâna hazretlerinin torunu Ulu Arif Çelebi’den birleştirici bir mesel anlatmanın tam da yeriydi;

VE ANLATTIM:

İki kardeş varmış bir zamanlar. Büyük ve evli olanın adı Halil, küçük ve bekâr olanın ise İbrahim imiş. Geçimlerini ortak oldukları tarlada ziraat yaparak sağlarlarmış. İkiye pay ederlermiş mahsullerini.

Ekini biçmiş ve patoza vermişler. Çıkan samanı taşımışlar sıra buğdayı taşımaya gelmiş.

Halil demiş ki:

“İbrahim, gidip çuvalları getireyim. Sen buğdayı bekle.”

Gidince abisi, düşünmeye başlamış İbrahim:

“Abim evli, çocuklu. Daha çok buğday lazım onun evine…” diye ve kendi payından bir miktar atmış onunkine.

Az sonra Halil çıkagelmiş. “Haydi ibrahim” demiş, “önce sen doldurup taşı ambarına.”

“Peki abi” diyen İbrahim, kendi yığınından bir çuval doldurup düşmüş yola.

O gidince, Halil başını iki eli arasına alıp;

“Çok şükür, ben evliyim, kurulu bir düzenim de var. Ama kardeşim bekâr. O, daha çalışıp para biriktirecek, ev kurup evlenecek…” diye düşünüp kendi payından atar onunkine birkaç kürek.

Velhasıl, biri gittiğinde öbürü, kendi payından atar diğerinin tarafına. Birbirlerinden habersiz böyle sürüp gider…

Akşam olur, karanlık basar. Görürler ki, taşımakla bitmiyor buğday.

Hatta azalmıyor bile.

Hak Teâlâ bu hâli çok beğenir.

Buğdaylarına bir bereket verir, bir bereket verir ki…

Günlerce taşır da iki kardeş, bitiremezler.

O zamandan beri bereket denilince, bu kardeşler akla gelir ve o bereketin adı Halil İbrahim sofrasının bereketidir.

Ülkemizde iki kardeşin hikâyesi on yıllarca hep ters işledi. Bir kardeş arkasını dönünce diğeri onun payına göz dikti. Bereket de uçup gitti.

Türk ve Kürt ayrıldığında, avuçlarının içindeki kubbeye sahip olma fırsatı da kayıp gidecektir. O zaman gidip kumlarındaki habbe ile doya doya oynayabilirler. Gelecekte çocuklarımız, 30 yıldır işlediğimiz bu dramatik aptallığa acı acı gülecekler.

Artık zamanı geldi.

Türk’ün içindeki Kürt’ü ve Kürt’ün içindeki Türk’ü el birliği ile açığa çıkartmalıyız.

Öyle bir gelecek teşekkül ettirelim ki Halil ve İbrahim’in yerini Türk ve Kürt kardeşler alsın. Diğer kardeşlerin de oturduğu soframızda kan yiyip kan içilmesin.

Görün siz o zaman bereketi.

 

KISA MESAJ HATTI:

Birileri yangına körükle giderken aklıselim sahiplerine düşen, onu söndürecek su aramaktır.

 İlk yayın tarihi; 24 Ağustos 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Orucu tutup sigarayı bırakırken…

Bu gün çok ciddi konular olacaktı gündemimde. “Türkiye’nin nükleerle imtihanı”nı ve “Yeni anayasa”yı ardarda iki hafta, iki yazı ile kaleme alacağımdan bahsedecektim. Her iki mevzunun ülke gündeminin göbeğinde yer alması gerektiğinden, “kısa şort” ve “teravih çıkışları” gibi ıvır zıvır ve tali konuların ise (teravih burada sadece tali konudur) bunları perdelediğinden dem vuracaktım. Okurundan, yazarına, matbaacısından yazılımcısına ve donanımcısına oradan antrenmanından olan “kısa şort” eylemcilerine, teravihe gitmek konusunda artık ağır davranan mahalledeki “hacı emmi”ye kadar bilumum kişi, enerjisini toprağa veriyor diyecektim.

Hatta girizgâhı bile  hazırdı diyeceklerimin; “Türkiye’nin geleceğine dair gündemin tam merkezine otur(tul)ması gereken iki tane temel mesele vardır; Anayasa ve nükleer teknoloji. Her ikisi de ekonomi-politik ile ne dolaylı ne dolambaçlı değil doğrudan ve damardan ilgilidir. Üstelik Türk’ün, Kürt’ün ve sair azaların da en acilinden “memleket meselesi”dir. Diğerleri talidir. Hele “teravih”, “kısa şort” ve benzerleri bu ikisinin önüne, bilerek ya da bilmeyerek perde çekmek için gündeme suni olarak serilen örtülerdir. Spekülatif ve toplumun sosyolojik sinir uçlarını harekete geçiren mevzular gibi, dönemsel biçimde sürekli vizyona alınanlar ise ıvır zıvır nev’indendir. Daha önceleri defalarca yapıldığı gibi ülkenin enerjisini bilerek ya da bilmeyerek toprağa gömen sudan mevzulardır.

Ekonomi-politik; hayatın minimal veçhesinden tutun da makro plandaki yüzüne kadar her şeyi etkiler ve az-çok yönlendirir.

Muhabir, yaptığı haberi ne kadar çok okutursa o kadar fazla prim elde eder. Ajansın servis ettiği o haber aboneler tarafından ne kadar çok rağbet görürse kurum o kadar çok para ve itibar kazanır. Yarı kamu görevi yapsa da neticede haber ajansı da amacı kâr olan bir ticari işletmedir. “Kısa şort” olayı gibi sıradan bir polis-adliye konusu olamayacak düzeyde bir haber bile, usta ve işgüzar bir haber merkezi editörünün “eline düşünce neler yaşanır”a tipik bir örnektir. Haber “raiting” gözlüğüyle yeniden masaya yatırılır, biraz “action” sosu, din “biberi”, öteki “sirkesi” ve ilintili açık-kapalı “limonu” sıkılırsa toplumun ağzında “kekre” bir tat bırakacak kıvama gelmiştir. Sıcak sıcak servise hazırdır artık. Nasılsa okur da, köşe yazarları da kendi tarafı üzerinden bu temcit pilavını tatmaya teşnedir (ben de hazırmışım).

Böyle bir ortamda zordur sağduyulu olmak…”

 

Ama yapamadım. Paylaşmak istediğim “makro” değil ama daha verimli “mikro” bir konum var;

Oruç beni tutarken ben sigarayı bırakıyorum.

O yüzden baştan söyleyeyim; saçmalarsam bağışlayın, sigarayı bırakıyor olmamın stresine verin.

Her Ramazan böyle olur. Günde iki paketi, içer gibi değil yer gibi bitiren adamın, oruç tutarken aklının köşesinden (orası neresi ise) sigara geçmez mi?

Geçmiyor vallahi.

Geçse bile içinden bir gram içme isteği, tellendirme ve tüttürme arzusu oluşmaz mı?

Oluşmuyor billahi. (Şu anda oruçlu oruçlu yazarken bile öyle).

İşte tam da bu yüzden Ramazan’ın ikinci yarısında, gündüz oruç beni tutarken gece de ben kendimi frenleyerek sigarayı bırakmayı deniyorum.

Sigarayla imtihanım 20 yıl öncesine dayanır. Nerede ise ömrümün yarısı. Bunca yıldır ne ben onu ne de o beni terk etmedi. Onunla hüznü biriktirip, mehtaplı akşamlara savururduk birlikte. Yazdığım her satırın şahidi, çizdiğim her resim ve karikatürün ilk göreniydi. Düşünmek için yüzüme dayadığım elimin altıncı parmağıydı. Yatmadan önce en son o öperdi dudaklarımdan…

Ama bu kez durum ciddi. O beni bırakmadan ben onu bırakacağım. Yok, sağlık problemim yok. Çok şükür turp gibiyim.

Durup dururken niye bırakıyorsun diyenler varsa peşinen söyleyeyim; Evet gerçekten durup dururken bırakıyorum. Mecburiyet elini omuzlarıma koymadan bırakmayı deniyorum. Bu güne kadar sağlığımı olumsuz yönde etkilemedi. Etkilemiştir de belki ben hissetmemişimdir. Ruh sağlığıma vardır belki artısı ama beden sağlığıma (imkânsız) yoktur.

Halı sahadaki performans düşüklüğü mü? Eskisi gibi golleri 99’luk tespih dizer gibi dizemiyorum elbette. Ama 33’lük kadar sıralayabiliyorum daha. Hem sigaradan değil o eksilme. 18’lik delikanlı sayılmayız artık.

Onu bırakmak için herkesin bildiği geçerli sebeplerim var elbette; “Parayı çöpbanka yatırmak”, “hasta olmak için üste nakit vermek”, “hem malından hem canından yavaş yavaş olmak”, annemin “üff ne anlıyorsun şu zehirden bilmem ki”, çocuklarımın “baba kokuyorsun”, eşimin “intihar ediyorsun” demesi gibi bir yığın makul, mantıklı ve kabul edilebilir neden sayılabilir. Ama onlar da değil.

Mahalle baskısı? Iııh! Alâkası yok.

Ahah! Güldürdünüz beni. Yok, o da değil; Başbakan, imzalatıp “bıraktım” sözüyle birlikte sigara paketini de almadı elimden.

Saçmalarsam bağışlayın, sigarayı bırakıyor olmamın stresine verin.

Daha önce bırakmayı denedim mi? Elbette denedim, nereden bakarsan bak bırakmaya çalışmamdan her zaman bir fazladır, sigaraya başlama sayım. Demirel’in 6 kez gidip 7 kez gelmesi gibi yani.

Üstelik tek konuşma ile sigarayı bıraktırdığım insanlar vardır da (kulakları çınlasın Hicaz Demiryolu Belgeseli yapımcı ve yönetmeni Mustafa Aksay abinin), “imamın dediğini yap yaptığını yapma” misali,  ben bırakamamışımdır.

Bu meretten ne anladığımı da anlayabilmiş değilim.

Darısı diğer içenlerin başına.

Dedim ya bu gün beni mazur görün; saçmalarsam bağışlayın, sigarayı bırakıyor olmamın stresine verin.

 

KISA MESAJ HATTI:

Affet bizi Afrika! Ah etme bize Ahrika!

Kızılay                   : Afrika 2868

Diyanet                 : Afrika 5601

İHH                       : Afrika 3072

Deniz Feneri         : Açlık 5560

Kimse Yok mu      : Açlık 5777

İlk yayın tarihi; 17 Ağustos 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kapitalizmin sistemik krizi

EKONOMİ+POLİTİKA = NOT

ABD’nin uzun vadeli kredi notunun, kredi derecelendirme kuruluşu Standard&Poors tarafından tarihte ilk kez AAA’dan AA+’ya tenzil edilip negatif izlemeye almasını nasıl okumak gerekir?

Doksan dört yıldır hiç bir dönemde ABD’nin “güven” notuna dokunulamadı. Yaşanan bu durum Türkiye’deki dokunulmazlara dokunulabilmesine benzer şekilde kürede de yeni dönemin tebellür ettiğinin bariz işareti. ABD ve AB’de yaşananlar iki taş arasına sıkışıp da çatlamadan dengede durabilen yumurta kadar kırılgan küresel finansal sistemin çatlamakta olduğunu gösteriyor.

Bundan sonra yaşanacak her mali kriz bakıp da görebilen otoritelerce “kapitalizmin sistemik krizi” olarak okunacak.

Hegemonik ortaklıktan küresel paydaşlığa geçiş dönemi yaklaşıyor.

Hegemonik ortaklık; küresel rezerv para (ABD doları ve avro) sahiplerinin dünya ticaretinde ürettiklerinden ve sağladıkları katma değerden çok fazla paya ortak olmalarını (share holder) ifade eder.

Küresel paydaşlık ise rezerv para sahibi olsun ya da olmasın dünya ticaretinde her oyuncunun ürettiği ve küresel ticarete sağladığı girdi kadar paydaş olmaklığına karşılık gelir (stake holder).

ABD finans piyasası merkezli 2008 krizinde bile ülkenin notuna dokunamayan, 41 yıllık geçmişe sahip Standard&Poors’un ABD’nin karnesine dokunabiliyor olması ülkenin hegemonyal caydırıcılık özelliğini de yavaş yavaş yitirdiğini gösterir.

Bardağa düşen ilk damla ne kadar önemli ise onu taşıran son damla da o denli mühimdir. Bardağı taşıran her zaman en son damla olmuştur/olacaktır.

Önümüzdeki günlerde başta Çin ve Japonya olmak üzere ellerinde ABD hazine kâğıtlarını bulunduranların hegemonik ortaklığa dair itirazlarının yükselip küresel paydaşlığa yönelik adil taleplerine daha sık şahit olacağız.

Geçiş sürecinde piyasaların tartışılmaz tek liderinin kadim iktisadi değer altının olacağını görmemek için de kör olmak gerek.

Zaten Çin uzun zamandır ABD doları yerine, Özel Çekme Hakkı (SDR) olarak da bilinen ve IMF’nin ülkelere borç verirken kullandığı değerin, yeni küresel ortak para birimi olmasını önermekteydi.

Türkiye için durum nedir?

Türkiye son 15 gün içerisinde halkına önce “tüketmeyin” sonra “tüketin” diyerek bir U dönüşü yaptı. T.C. Merkez Bankası uyguladığı para politikaları ile dünyada yaşananların farkında ve yaşanacakları öngördüğünü ispat etti. Saldığı “istim üstündeyiz” mesajıyla küresel faiz lobisinin tuzağına düşmedi.

Finansal sürdürülebilirlik güven algısına bağlıdır. Uluslararası derecelendirme kuruluşları ülkeler ve şirketler için, çeşitli yöntemleri kullanıp gerçekleştirdikleri sosyo-ekonomik ve ekonomi-politik sondajları, verdikleri “not”larla “karne”ye döküp bu algıyı serbest piyasa kurallarına göre pozitif veya negatif biçimde somutlaştırarak görünür hâle getirirler.

Türkiye’nin uzun vadeli kredi notu Ürdün, Filipinler, Makedonya gibi ülkelerle birlikte Standard&Poors’da hâlâ yatırım yapılamaz anlamına gelen BB düzeyinde ama pozitif izlemede.

Kredi derecelendirme şirketleri için en basite indirgenmiş karne formülü “Ekonomi+Politika = NOT” şeklindedir.

ABD’nin notunun düşürülmesinde ekonomik durum kadar politik etkenler de pay sahibidir. Cumhuriyetçilerle Demokratlar arasında yaşanan borç limitinin artırılması gerilimi ekonomik olduğu kadar politik bir gerilimdir. Eğer siyasi gerilim yaşanmamış ve borç limiti artırımı daha önce olduğu gibi rutin bir işlem şeklinde cereyan etse idi kriz her ülkede gazetelerin ön sayfalarına çıkmaz ve not da kesinlikle düşürülmezdi.

Kredi derecelendirme kuruluşları not verip karneye döktükleri ülke ve şirketlerin güvenilirliği konusunda net ve somut yaklaşımlar sergilerler. Daha, notu düşürülüp de itiraz etmeyen ülke görülmemiştir. Her defasında yerli siyasetçiler ve ekonomistler şikâyet ederler; “Ekonomik görünümümüz bu kadar iyi olduğu halde niçin notumuz artmaz” veya “notumuz haksız yere düşürüldü” diye. Sanırım TSK üst kademesinde, bazılarının “şerefli eylem” bazılarının “istifa” olarak gördüğü, gerçekte ise “emeklilik talepleri” neticesi yaşananlar güvensizliğe dair gerçeklerin “politik” yönünü önümüze serdi.

Neymiş? İleri demokrasiye ulaşabilmek için daha yapılacak çok şey varmış. Türkiye devrim üstüne devrim yapıyor. Aşama aşama ve sıradan insanın dünyasında etkisi hissedilecek şeyler yavaş ama bir tempo ile gelişiyor.

Yemin krizi, şike operasyonları, BDP özerklik çıkışı, tutuklu gazeteciler, YAŞ depremi(!)…

Yaşananlar deprem ülkesi olan ülkemizin jeolojisinden kaynaklanmayan politik depremler. Ekonomimizi de dolaylı olarak ilgilendiren ve bize dışarıdan bakan gözlerden de kaçamayacak denli ciddi olaylar.

Seçimlerden bu yana yaşanan irili ufaklı bütün (suni) krizler ortada. Kredi derecelendirme kuruluşları sadece rakamlardaki “ekonomik görünüm”e bakarak not artırımına gitmezler. Bu kadar çok “politik deprem”in yaşandığı süreçte Türkiye’nin notunu nasıl arttırabilirlerdi ki!

Yapısal problemler olduğu gibi yerinde duruyor. Anayasamız hâlâ darbe anayasası…

Her şeye rağmen Türkiye ekonomi-politik bakımdan yere çok sağlam basıyor. Standard&Poors ve diğerleri bu istikrarlı gidişi uzun süre görmezden gelemezler.

Çünkü Türkiye yüksek derecede belirsizliğin hüküm süreceği önümüzdeki süreçte yatırımcılar için güvenli liman olarak görülecektir.

Bir-iki ay içerisinde de Türkiye’nin uzun vadeli kredi notunun “spekülatif ve yatırım yapılamaz”dan “yatırım yapılır” düzeyine yükseltilmesi sürpriz olmayacaktır.

 

KISA MESAJ HATTI:

Kızılay                  : Afrika 2868

Diyanet                 : Afrika 5601

İHH                      : Afrika 3072

Deniz Feneri         : Açlık 5560

Kimse Yok mu      : Açlık 5777

İlk yayın tarihi; 8 Ağustos 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kelimeler kurşundan güçlüdür!

Türkiyeli Mehmet Ali Ağca’yı, Mustafa Duyar’ı, Alparslan Arslan’ı ve Ogün Samast’ı eylemlerinden önce besleyen kelimelerle Norveçli Anders Behring Breivik’i tetikleyenler arasında esas bakımından fark yoktur. Hepsinin de zaaf ve zayıflık taşıyan oturmamış benliklerini kurşuna dönüşen kelimeler tahrik etmiştir.

Okudukları güdümlü ve endoktriner her yazı, etki altına alarak, bardağı taşırmaya odaklandırılmış birer damla gibi doldurmuştur beyinlerini.

Önlerine birileri tarafından konulan her haber, makale, yorum ve deneme, zembereği biraz daha germiş, kitaplıklarına özel amaç ve bilinçle sokulan her kitap birer mermi gibi sürülmüştür zihinlerine.

Ve beklenen ve hesaplanan o gün geldiğinde, pimi çekilmiş birer bomba gibi işledikleri hunharca cinayet(ler)le fırlatılmışlardır insanlığın göbeğine.

Demagojiyle, molotof tutanların ellerindeki şişenin sicimine, göz kırpıp çakmak çakanlar, yazıyormuş gibi yapıp kaleminden kan damlatanlar, kâğıda çiziyormuş gibi yapıp bıçakla insanların sağduyusuna keskin çizikler atanlar, “aydınım” deyip sosyal güzergâhta karartma yapan karanlık adamlar

Sizler iyi biliyorsunuz: kelimeler kurşundan güçlüdür!

Ey liderler, sivil toplum önderleri, yazarlar, çizerler, entelektüeller, aydınlar, akil adamlar…

Peki, sizler bilmiyor musunuz bir cümlenin bin bir mermiden daha ağır olduğunu?

Sen Ey Sarkozy!

Ağzından çıkan kelimelerin kurşuna adres gösterdiğinin farkına vardın mı?

Sen ey sözüm ona entelektüel sayılan Bernard! Soyadı Lewis (demir kama) olan Bernard!

Kamanı batırmayı başardın mı insanlığın bağrına?

Kelimelerin, telkinlerin, danışmanlıkların ve büyütüp yeryüzüne saldığın akademisyen kılıklı gölgelerin Avrupa’ya çaldığın sahte mayayı tutturdu.

Mutlu musun?

Gökten düşen elmalardan “öldürmeyeceksin” de dâhil olmak üzere hiç biri düşmedi mi kısmetinize?

Sarkozy, Merkel, Wilders ve Batının demokratik görünümlü faşist söylem taşıyan liderleri!

Söylemleriniz eyleme dönüştü.

Utandınız, ders çıkardınız mı?

Macaristan’ın “faşist” dediğiniz Jobbik’i kadar olamadınız.

Anders Behring Breivik’in yüzündeki pazılda (puzzle) kendi eşkâlinizin yerini bulabilir misiniz?

Avrupa’daki ırkçılık treninin kazanına Afrika kömürü atan faşist makinistler!

Rahatlamadınız mı?

Bre (katil) ivik!

Onlarca kişiyi öldürüp sonra “suçsuzum” diyeceksin.

Bu nasıl bir beyin yıkanmışlığıdır?

Olay henüz sıcakken alelacele katliamı müslümanlara mal eden CNN İnternationale, The SUN gibi Batılı ezbercileri anladık da, aynı yolu ve ezberi takip eden yerli basın! Sizi anlayamadık.

Yüzünüz kızardı mı?

Avrupa’nın liderleri, yazarları, çizerleri, entelektüelleri, akil adamları…

Zihinsel meşrulaştırmaya tabi tuttuğunuz söylediklerinizi/yazdıklarınızı, nerelere vardığına bakarak tekrar düşünmeyi düşünür müsünüz?

Neocon markalı körükleri sırtlanıp yangına, faşizan menşeili benzin takviyesi yapmaya koşan “Medeniyetler Çatışması” sevicileri, “İslamafobya” besicileri…

Pişman mısınız?

Hayır mı?

Öyleyse buyurun kendi “cenaze namazınıza”!

 

KISA MESAJ HATTI:

Bir musibet bin nasihatten etkilidir.

İlk yayın tarihi; 3 Ağustos 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Kimin eli kimin cebinde?

Günümüz küresel ekonomisi iki taş arasına sıkışıp da çatlamadan dengede durabilen yumurta kadar kırılgandır.

Toplumlar kadar bireylerin de hassas olduğu üç tane sosyolojik sinir ucu vardır. Bunlar; (1) iş-gelir güvencesi, (2) sağlık garantisi ve (3) gelecek endişesidir.

Her türlü sürdürülebilirlik, sosyal ve iktisadî denge yukarıda saydığımız üç unsurda sağlanan güven kavramları üzerine oturarak sosyal barışı tesis eder.

İktisadî dengenin bozulması sırasıyla istihdamın azalmasıyla iş-gelir güvencesini, sağlık güvencesini olumsuz etkilemekte ardından bireysel ve toplumsal gelecek korkusunu büyüterek sosyal güvenliğe zarar vermektedir.

Geçmişte neredeyse sekiz yılda bir ortaya çıkan ülkesel, bölgesel ya da küresel ekonomik krizleri hep finans piyasası çıkarmıştır. Dalgalardan, önce finansal piyasalar ardından da reel sektör etkilenmiştir. Dünyada büyük ölçekte “mal krizi”, “hizmet krizi” veya “üretim krizi” diye adlandırılan bunalım hiç olmamıştır. Yaşananlar hep “finans”, “borç” ve “bütçe” krizidir.

İKİDE BİR DÜNYANIN BAŞINA ÇORAP ÖREN FİNANS PİYASASI NEDİR?

İnşaat-emlak, gıda, hizmet, sanayi vb. gibi bir piyasadır o. Ama sıradan insan için garip bir piyasadır. Orada satılan da satın alınan da kaydî değerler, yani kâğıtlar, yani rengi ne olursa olsun para, hisse senetleri, poliçeler, fon ve hazine senetleri, türev piyasa enstrümanları ve benzerleridir.

Bir anlamda insanlığın geleceğinin, emek ve birikimlerinin alınıp satıldığı ortamdır. Daha somut olarak (1) iş-gelir güvencesi, (2) sağlık garantisi ve (3) gelecek endişesi pazarıdır. GÜVEN duygusu/algısıdır tezgâhlarda alınan ve satılan. İnsanlığın alın teri üzerine oyunların oynandığı, yasal kalpazanların kol gezdiği bir yerdir orası.

Sürdürülebilirlik güven algısına bağlıdır. Uluslararası derecelendirme kuruluşları da, ülkeler ve şirketler için, çeşitli yöntemleri kullanıp gerçekleştirdikleri sosyoekonomik sondajları, verdikleri “not”larla “karne”ye döküp bu algıyı pozitif veya negatif biçimde somutlaştırarak görünür hâle getirirler. Elbette serbest piyasa kurallarına göre.

Küresel finans piyasası aşırı derecede ve balon gibi şişmiştir. 2000’li yılların başında bile sadece Londra İnterbank piyasasında yılda, dünya ticaretini finanse edecek miktarın 15 katı para dönmekteydi. Bu yüzden günümüz küresel ekonomisi İki taş arasına sıkışıp da çatlamadan dengede durabilen yumurta kadar kırılgandır.

Küresel Finans piyasasının reel sektörle bağı pamuk ipliği gibidir. Fakat ip koptuğunda kabak en çok yine reel ekonominin başına patlıyor. Yani çalışan emekçinin, yırtınan sanayicinin… Paradan para kazanmaya tevessül etmeyip “üreterek emekten ekmek kazanalım” diyenlerin.

Uluslararası finans piyasaları sıradan insanın anlayamayacağı kadar karmaşık fakat kendi içinde sistemli ve düzenlidir. Tam bir düzenli karmaşa “Aheng-i hengâme” görünümündeki ortam bu özelliği ile seçkin gurupların yönetebildiği bir durumdadır.

Sistem, sadece sektörel elitlerin anlayabileceği karmaşadan çıkıp tüm çıplaklığıyla sıradan insanın anlayabileceği sadelikte ve netlikte görünür bir hâl aldığında, toplumun adalet kaynaklı itirazları tarihte hiç olmadığı kadar yükselecektir.

Yine bu piyasa ve ABD mahreçli 2008 Küresel Finans Krizi dalgalarının daha fazla yükselip tahrip alanını enine ve derinliğine genişletmemesi için devletler, vatandaşlarına hizmet olarak geri dönmesi gereken vergilerinden ayırdığı paralarla çoğunlukla bankaları kurtarmıştı. Bir diğer deyişle çözüm olarak krizin geri kalan etkisini ötelemeyi/ertelemeyi seçmişlerdi.

Daha önceleri kapitalist sistem, ortalama sekiz yılda bir “error” verip duvara toslardı. Şimdi bu süreyi Batılı devletler elbirliği ile dört yıla indirecek gibi.

AB Yunanistan’ın, tabiri caizse -bizde bir zamanlar yaygın olan- “görev zararı’nın” bir kısmını, ikna ederek Yunan tahvillerinde yaptıkları “devalüe” ile bankaların bilançolarındaki “zarar” hanesine yazdırıyor. Bu nasıl bir “Serbest Piyasa” ise?

 

Çizelge stargazete.com internet sitesinden alınmıştır.

Özgürlük çıkışlı “Arap Baharı”ndan sonra ekonomi kaynaklı bir “Avrupa Kışı” bekliyor Dünyayı.

Günümüzde halkların meşru taleplerinden beslenen küresel bir dip dalga hareketi var. Yaşananlar kitlelerin doğal taleplerinden beslendiğinden yüzeysel ve geçici bir durum değil tam aksine sosyal katmanların en altından yukarı doğru yükseldiği için sonuç alıncaya kadar durmayacak niteliktedir. Bireysel özgürlüklerden ekonomik taleplere kadar her alandaki çıtayı, gelişmiş ülkelerin refahı seviyesine çekme çabasıdır yaşananlar.

Ve unutulmamalıdır; güç ve çıkar odakları tarafından en çok yönlendirilme ve provokasyonlara müsait kitlesel hareket de budur.

Bu dip dalga Orta Doğu ve Mağrip ülkeleri ile sınırlı kalmayacaktır. Devamı Avrupa’da yaşanacak gibi. Çünkü ekonomik kriz Batıyı sallıyor, kamu düzenini tehdit ediyor. PİGS ülkeleri (Portekiz, İrlanda, İtalya, Yunanistan (Greece) ve İspanya (Spain)) sosyal travmanın eşiğine gelmiş durumdalar.

Doğu halkları kanaatkârdır ve az ile yetinmeye alışıktır. Yüzyıllarca kendi aralarında savaşarak ancak barışabilmiş, pragmatik Batı halklarının refahlarında yaşayacakları eksilmeye ise hiç tahammülleri yoktur.

ABD’NİN BORÇLANMA KRİZİ(!) MESELESİ

İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD savaşın galibi apoletiyle ve kendi eliyle kurduğu sistemi batırır mı?

ABD’nin iktisadi krizi sadece borçlanma limitinin temsilciler meclisinde sağlanacak bir uzlaşma ile yükseltilmesine indirgeniyor. Borçlanma limitinin yükseltilmesi ABD’nin borcunu ortadan kaldırır mı? Göreceksiniz bir kaç güne kadar borçlanma limiti yükseltilecektir. Kaldı ki altı aylık zaman kazandıracak Cumhuriyetçi Parti önerisi masada duruyor.

Ülke zaten karşılıksız para basarak dünyaya dolar ihraç ediyor. Bunu yaparak emisyon (senyoraj) kazancı elde etmeye devam edecektir.

Nedir tüm yaşananların anlamı?

Kapitalist zekânın şımarık çocuğu ekonomist, iktisadı kazıklamaya devam ediyor.

Ürettiğinden kat be kat fazlasını sürekli tüketerek yapıyor bunu. Hem de şu günlerde bir damla su ve bir dilim ekmek için 500 kilometre yürümek zorunda olan Somalili çocuğun lokmasını tüketecek kadar çılgınca.

 

 

İlk yayın tarihi; 28 Temmuz 2011, haber7.com
İhsantoy@tasam.org

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın